Hüseyin Rahmi Gürpınar - Kuyrukluyıldız Altında İzdivaç - Melek Sanmıştım Şeytanı

Edebiyatımızın en kıymetli yapı taşlarından biri olan Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın hikayelerinden derlenen bir eserini okudum.

Kitap irili ufaklı bir sürü hikayeden oluşuyor. Bunlardan en uzunu olan Kuyrukluyıldız Altında Bir İzdivaç kitabın yüz elli sayfasını oluşturan ufak bir roman aslında. Melek Sanmıştım Şeytanı ise ondan katbekat kısa ama yine de kitabın en uzun ikinci hikayesi olma özelliğini gösteriyor. Bunun dışında isimlerini teker teker geçiremeyeceğim ufak hikayeler de kitabın son kısımlarında okuyucu ile buluşuyor.

Uzunluğu ne olursa olsun bu hikayeler arasındaki yegâne ortak nokta Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın toplumsal tespitleri ve herkesin kulağına küpe olacak nasihat dolu cümleleridir. Kitaptaki her hikayesini toplumsal bir olgu, düşünce veya inanış üzerine kuran Gürpınar böylece hikayelerinin etkileyiciliğini misli misli artırmış.

Kuyrukyıldız Altında Bir İzdivaç isimli hikayesinde 1910 yılında dünyamızın yakınından geçen Haley kuyrukluyıldızının ülke üzerisine olan etkisinden beslenerek toplumsal tespitler yapmış yazar. Herkesin kıyamet olarak yorumladığı Haley kuyrukluyıldızı etrafında şekillenen hikaye Gürpınar’ın mizahi kalemiyle de birleşince okuması çok keyifli bir hâl almış. Baş karakterlerin mektuplaşmaları hikayeye ayrı bir tat katmış. Beğeneceğinizi umuyorum.

Kitabın ikinci hikayesi olan Melek Sanmıştım Şeytanı ise kadın-erkek ilişkisi çıkış noktası olacak şekilde tasarlanmış. İçgüveysi olarak yaşadığı evde mutsuz ve baskı dolu bir hayat yaşayan Hüsnü’nün tek gecelik kaçamağı ona ağır bir ders oluyor. Bu noktadan başlayarak şekillenen hikaye okuyucusuna çok net mesajlar vererek ilerliyor.

Kitaptaki nispeten daha kısa hikayeler de ilk ikisinden geri kalmayacak bir şekilde anafikirlerini ifade ediyorlar. Her hikayeden ayrı bir tespit, ayrı bir fikir ve ayrı bir toplumsal olgu akıyor. Gürpınar’ın bazen mizah bazen ise eleştiri dolu ûslubu kendisinin akıcı kalemiyle birleşince okuması çok zevkli bir kitap çıkıyor ortaya. Tavsiyemdir.

shared Temmuz 06, 2014

John Saul - Şeytanın Sağ Eli

Amerikan edebiyatının bilinen –en azından o yörelerde- isimlerinden John Saul’un yıllar önce elime geçen fantastik/gerilim romanı Şeytanın Sağ Eli’ni inceliyorum bugün.

İlk defa bir romanını okuduğum yazar, kitabın arka yazısına göre yirmiden fazla kitabıyla NYT çok satanlar listesine girmiş.

Kitabın göze çarpan en büyük özelliği son derece sürükleyici olması. Kitap okumayı her ne kadar çok sevsem de bir kitabı okurken mola vermek benim için zor olmaz. Bazen canım sıkılır ve o an bırakırım okumayı. Bunu en sevdiğim yazarların kitaplarını okurken bile yapıyorum. Lâkin Şeytanın Sağ Eli yazarın anlatım tarzı sayesinde sizi sürekli yeni bir sayfa okumaya davet ediyor. Bunun en büyük nedeni ise hikayenin dinamik hikaye olması. Aslında böyle bir terim yok, sadece benim uydurduğum bir şey ama adı üzerinde zaten. Dinamik hikaye, yani sürekli akan hikaye anlamına geliyor.

Kitabın konusu ise şöyle:

İçki problemi olan Ted Conway ile eşi Janet Conway’in evliliği bitme noktasına gelmiş bir durumda. Parasal sıkıntılar da bunun en büyük faktörlerinden biri. Tam bu esnada Ted’in epey ileri yaştaki halasının vefatı üzerine kalan mirasla Conway ailesinin hayatı kökünden değişiyor. Conway ailesine miras olarak kasabanın birinde kocaman bir ev ve yüklü miktar para kalıyor. Mirasın yegâne koşulu ise Conway ailesinin kasabaya yerleşip hayatlarını burada geçirmek zorunda olmaları. Hikaye ben böyle anlatınca biraz bayağı geldi, değil mi? İşte tam bu noktada kitabın fantastik kısmı giriyor işe. Onlarca yıl önce Ted Conway’in atalarından biri olan George’a yapılan bir büyü romanı apayrı bir konuma taşıyor ve kitap aslında bu noktada başlıyor.

Kitap her ne kadar sürükleyici ve etkileyici de olsa bir türlü “iyi kitap” olmakla “çok iyi kitap” olmak arasındaki çizgiyi geçemiyor. Bunda iki temel sebep var. Birincisi kitaptaki fantastik unsurların milyon kez başka kitap/filmlerde kullanılmış ve artık bayatlamış olması. Voodoo büyüsü, şeytanın insan bedenini ele geçermesi, satanizm… Hikaye böylesi bayat öğelerin üzerine kurulunca insan bir türlü şaşıramıyor romanı okurken. Bu duyguyu veremeyen roman da bir türlü “çok iyi roman” olarak adlandırılamıyor ne yazık ki.

Kitabın ikinci dezavantajı ise gerçekçi bir yapıya sahip olmasına rağmen fantastik öğelerin işin içine gereksiz miktarda katılması. Her şey gayet normal yani gerçek hayata uygun ilerlerken aniden ortaya çıkan fantastik betimlemeler kafanızı karıştırıyor. Bu unsurlar bazen rüyalarla romana yedirilmiş ki bu doğru bir seçim lakin gerçek hayatta aniden ortaya çıkan iblisvari suratlar filan yirmi yıl öncesinin modasıydı.

Kitapta beni rahatsız eden şeyler vardı ancak bu Şeytanın Sağ Eli’nin hâlâ “iyi roman” olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Vakit geçirmek istiyorsanız ve benim gibi gerilim romanları seviyorsanız önerebilirim bu romanı sizlere. Ben yıllar önce bir sahaftan temin etmiştim. İnternet üzerinden temin edebileceğinize inanıyorum. Keyifli okumalar.

shared Temmuz 04, 2014

Uwe Timm - Yarıgölge

image

Alman edebiyatı bana epey uzak bir edebiyat. Bir yerden başlamam gerektiğine inandım ve bir sürü ödüle sahip yazar Uwe Timm'den başladım.

Yarıgölge biyografik roman türünde bir eser. 2009 yılında Heinrich Böll ödülünü kazanmış bir roman aynı zamanda. Avrupa’dan Japonya’ya tek başına ilk kez uçan kadın pilot Etzdorf'un hayatı etrafında şekillenen roman türdeşlerinden epey farklı.

Roman olmasına rağmen, hem de biyografik olmasına rağmen belli bir konu veya olay sıralaması yok. Hatta yazar kitap boyunca çokça sefer daldan dala atlamış. Bazen Etzdorf’un hayatına dair bir olay anlatırken birdenbire hiç alakası bile olmayan cümleler giriyor. Bu durum kitabı okurken sayısız defa kitaptan kopmama neden oldu, bu nedenle aşağı yukarı iki yüz sayfalık romanı üç günde bitirdim.

Romanın benim için ikinci dezavantajı ise tek parça halinde yazılması. Oldum olası hazzetmemişimdir tek parça romanlardan. Kitabın bölümlere ayrılması hem okuyucuya dinlenme süresi tanır hem de hikayenin daha düzenli anlatılmasını sağlar. Yarıgölge fazlasıyla dağınık bir roman olduğundan zaten okuması zahmetli. Bunun üzerine bir de tek parça sorunu eklenince püsküllü bela olmuş okuyucu için.

Roman aslında olay örgüsünden ziyade sohbet havasında geçiyor. Gaziler Mezarlığı’nda dile gelen ölüler kendi aralarında konuşuyorlar ve Etzdorf’un hikayesini anlatıyorlar. Bazen ise araya girip yorumlarını katıyorlar ya da boş dolu demeden konuşuyorlar. Kitabın noktalama sorunu burada kendini gösteriyor. Sadece nokta, virgül, soru işareti gibi çok temel noktalama işaretleri kullanılmış. Konuşma ifade eden kısa çizgi veya tırnak işareti yok. Diyaloglar düz cümleler şeklinde paragraflara yedirilmiş. Hangi cümlenin konuşma hangisinin olay olduğunu anlamak size kalıyor. Bu da ciddi bir dikkat gerektiriyor okuma esnasında.

Romanı yerin dibine soktuğumun farkındayım. Adını öncesinde duymamış olsam da Uwe Timm başarılı bir yazar olarak öne çıkıyor tüm araştırmalarımın sonucunda. Ûslubuna olan yabancılığımın verdiği şokla böyle düşünüyor olabilirim.

Bardağın dolu kısmını görmek istersek Yarıgölge aslında hikayesi sağlam bir roman. Kadınların saygı görmediği bir sürü meslekten biri pilotluk. Yazar bu işin içindeki seksist yaklaşımı çok iyi anlatmış. Buna ek olarak pilot Etzdorf’un hayat öyküsü de etkileyici. Mülakat esnasında pilotluk eğitimi için kabul edilmeyeceğini anlayınca sandalye üzerinde amuda kalkan bir kadının öyküsü bu. Cidden bunu yapmış, evet. Sonrasında gelen başarılar ona saygı duyulmasına yol açmamış ne yazık ki. Uçuş tecrübeleri boyunca da şanssızlıklar peşini bırakmamış. İşin içine meslektaşı ve aşık olduğu adam da girince aslında epey sağlam bir hikaye çıkmış ortaya.

Anlatım tarzı beni çok yorsa da Yarıgölge’yi okuduğum için pişman değilim zira içinde eşsiz bir hikaye barındırıyor. Okuyacak olanlara tavsiyem kitabı okurken her türlü dikkat dağıtıcı faktörden uzak durmaları. Gürültülü ortamda okumaya alışkın olsanız bile bu romanı sessiz bir ortamda okumaya özen gösterin ve mümkün olduğunda kısa zamanda bitirin. Aksi takdirde hikayeden kopmanız işten bile değil.

shared Temmuz 03, 2014

Beyazıt Akman - Dünyanın İlk Günü (İmparatorluk I)

Seneler önce, o zamanlar sık sık ziyaret ettiğim sahaf abimin önerisiyle aldığım ama o günden beri kütüphanemde okunmayı sabırla bekleyen kitaplardan biri olan Dünyanın İlk Günü’nü okudum en sonunda ve bu kitabı bu kadar beklettiğim için kendime kızdım.

Dünyanın İlk Günü, Amerika’da yaşayan yazar Beyazıt Akman’ın tarihi roman türünde bir eseri, aynı zamanda İmparatorluk serisinin de ilk kitabı. Fatih Sultan Mehmed’in sultan olmadan önceki dönemde başlayan roman Konstantinapol’ün fethini anlatıyor. Daha önce bu konuyu işleyen bazı romanlar okumuştum ancak Dünyanın İlk Günü çok başka bir tat bıraktı bende.

Roman temelde üç ana karakter üzerinde kurulu. Ufak bir çocukken ailesinden ayrılmak zorunda kalarak yeniçeri ocağına alınan Alexander, eski karısının yasını tutan ve huzuru Osmanlı’da bulan seyyah Alberti ve küçük yaşına rağmen büyük hedefleri ve hırsları olan Şehzade/Sultan Mehmed…

Romanı benim için türünün diğer örneklerinden ayıran özelliği anlam veremediğim bir şekilde farklı oluşu. Kitap çok enteresan bir biçimde bana Taht Oyunları’nı hatırlattı. Hikaye olarak aralarından dağlar kadar fark olan bu iki kitabı okurken aynı duyguları hissettim. Yazarların anlatım tarzları benziyor diye düşünüyorum. Böylesi bir tarzı yabancı yazarlardan okumaya alışkınım, bu yüzden Türk bir yazarın böylesi bir kitap yazması beni hem şaşırttı hem de sevindirdi.

Kitap tarihi bir roman olduğundan yazıldığı döneme ayna tutuyor. Dönemin Osmanlı’sını ve Avrupa’sını tepeden tırnağa tarif ediyor size roman. Farklı yerlerde farklı karakterlerle bucak bucak geziyorsunuz romanla birlikte. Yeri geliyor Alexander’la Doğu Roma’nın surlarına tırmanıyorsunuz, yeri geliyor Şehzade Mehmet’le Manisa’da geziniyorsunuz. An geliyor Vatikan’da bir törene katılıyorsunuz ve an geliyor Alberti ile Edirne’yi keşfediyorsunuz.

Dünyanın İlk Günü içinde bulundurduğu irili ufaklı hikayelerle çok renkli bir roman olmuş. Sultan Mehmed’in akıl hocası Molla Lütfi roman boyunca size çok etkileyici hikayeler anlatıp duruyor. Her birinin içinde çıkarılması gereken bambaşka bir ders yatan bu hikayeler romanı farklı bir yere taşımış ve romandan alınan tadı katbekat artırmış.

Kitapta beni az bile olsa rahatsız eden tek şey bazen yazarın tarihsel bakış açısı oldu. Osmanlı Devleti o dönemde yükselen bir yıldızdı ve tüm Avrupa bizden çekiniyordu lakin yazar bazen o dönemki başarımızı öyle bir anlatmış ki okurken “Yok artık yahu, bu kadar da olamaz. Biraz abartmış sanki.” demekten kendimi alamadım. Yazar oryantalist ve romantik bakış açıları arasındaki dengeyi çoğu zaman korusa da bazen bu denge biraz yön değiştirmiş.

Kitabı okuduğum süre boyunca öğrendim ki Beyazıt Akman bu kitabı yazmakla kalmamış ve bunu bir seriye dönüştürmüş. Anlatım tarzı, farklı karakterleri ve dünyaları sentezleyen ve müthiş bir tarihsel araştırma yapan yazarın kitaplarını okumayı çok istiyorum. İmparatorluk II’nin ilk bölümü Dünyanın İlk Günü’nün sonunda yayınlamış. En kısa zamanda okumak isterim ve Dünyanın İlk Günü’nü herkese ama herkese öneririm. Pişman olmazsınız.

shared Haziran 30, 2014 - 1 not

Jale Demirdöğen - Kan Ağacı

Bu yıl içerisinde hatta uzun bir süreden beri okuduğum en güzel romanla karşınızdayım. Tesadüfen bir kitapçıda görüp de aldığım ve okumayı hep ertelediğim Jale Demirdöğen imzalı Kan Ağacı'nı inceliyorum bu sefer.

Okumaya başladığım ilk andan beri beni etkisi altına alan roman 1970’in İzmir’i ile 2009’un İstanbul’unda geçen iki hikayeyi anlatıyor. İzmir’de mutlu bir mahalle ortamında yaşan ve birbirine katıksız aşk ile bağlı Fuat ve Melike kitabın bir kısmını oluştururken, İstanbul’da sevgiden yoksun ve soyadı sırtında bir yük gibi büyütülmüş Canan ise hikayenin diğer temel taşı olarak karşımızda.

Kitap son derece farklı bir hikayeye sahip olsa bile aslında o kadar insani ve gerçek şeylerden besleniyor ki bir okuyucu olarak yazarı bu konuda tebrik etmek isterim. Sevgi, aşk, tutku ve ihanet gibi insana özgü bu duygular kitabın çıkış noktası olmuş.

Şimdiye dek okuduğum romanlardan çok azı benim hayata karşı olan görüşlerimi ve bakış açımı değiştirmiştir. Kan Ağacı da bu ender kitaplardan biri oldu benim için. Şunu belirtebilirim ki Kan Ağacı’nı okuduktan sonra bir rüyadan uyanmış gibi olacaksınız ve hayatınız asla eskisi gibi olmayacak.

Kitap olay örgüsü ile dikkatimi çektiği kadar satır aralarıyla da alaka celbeden bir roman. Okurken defalarca durup dikkatimi çeken cümleleri işaretleyip durdum ders çalışır gibi. Aynı zamanda kendime bir söz verdim. Kan Ağacı’nı mutlaka ama mutlaka tekrar okumalıydım.

Eğer gerçekçi ama çoğumuza da bir denli uzak bir dünyada kaybolmak ve bir kitabın hayatınıza dokunmasını istiyorsanız Kan Ağacı sizin için biçilmiş kaftan. Kesinlikle tavsiye edilebilir ve okumayı seven herkese hediye olarak sunulabilecek bir roman.

shared Haziran 22, 2014

Clive Cussler & Dirk Cussler - Hilal Şafağı

Altın Kitaplar Yayınevi’nin internet üzerinden düzenlediği bir yarışma ile 55 takipçisine hediye ettiği Clive Cussler ve Dirk Cussler imzalı Hilal Şafağı’nı okudum. Uzun zamandır böylesi sürükleyici ve bol aksiyonlu bir roman bitirmemiştim.

Anladığım kadarıyla kitabın büyük bir kısmı Clive Cussler imzası taşıyor. Daha öncelerinde adını ve methini çok duyduğum Clive Cussler Amerika’da çok ünlü bir mecara romanı yazarıymış. Kitabın önünde yazarın dilimize çevrilen romanlarını da görünce bu kadar zaman nasıl uzak kaldığımı anlamadım bu yazarın eserlerinden.

Hilal Şafağı’ndan bahsetmek gerekirse. Kitap çok etkileyici bir hikayeye sahip. Eş zamanlı olarak bambaşka ülke ve zamanlarda anlatılan Hilal Şafağı’nın çok büyük bir kısmı Türkiye’de geçiyor. Kitapta Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiyenin tarihi hakkında güzel detaylar bulunuyor. Türkiye’nin toplum yapısı, siyasi şablonu, devlet yapısı ve ülke hakkında nice detaylar tek tek anlatılıyor. Bunları yabancı bir kalemden dinlemek işi enteresan kılıyor benim gözümde. Kendi yazarlarımız eserlerinde mutlaka birkaç bir şey söylüyorlar ülkemiz hakkında ama yabancı birinden kendi ülkemizi okumak bambaşka bir duygu.

Yabancı yazarlar çoğu kez ülkemizi bir Arap ülkesi olarak yorumlayıp eserlerinde de bizi böyle lanse ederler. Bu ülkemize ve onun bu kozmopolit yapısına yapılan bir haksızlıktır bence. Clive Cussler ve Dirk Cussler ise bu gaflete düşmemişler. Ülkemiz hakkında araştırma yapıp öyle koyulmuşlar yazmaya.

Kitapta mekan olarak ise Ege bölgesini, Çanakkale’yi ve İstanbul’u kullanmışlar bol bol. Kıbrıs, İsrail ve İngiltere’ye de uğruyorsunuz aynı zamanda.

Kitabın konusunu anlatmak istiyorum sizlere biraz, kitabın arka kapağı bu konu da daha yeterli olabilirdi sanki.

Osmanlı’nın son padişahı VI. Mehmed, Cumhuriyet ilan edilince tüm ailesiyle ülkeyi terk eder. Onun torunlarının evlatları bir şekilde Türkiye’ye geri döner ve siyasi anlamda güçlenir. Hayatları boyunca tek bir gaye güden bu son Osmanlı hanedan mensupları ülkedeki siyasi rejimi yıkıp yerine Yeni Osmanlı İmparatorluğu’nu kurma niyetindedirler. Bunun için ise akıllara durgunluk verecek pekçok şeyi yaparlar.

Ege kıyılarında araştırma yapan bir grup denizci ve biliminsanı tesadüfi bir şekilde Kanuni Sultan Süleyman döneminden bir batık bulurlar. Batıkta tarihi olarak çok kıymetli ve Roma döneminden kalma eserler bulunmaktadır. İşler bu batıktaki tarihi eserlerin dünyada dikkat çekmesi ve eserlerin taliplerinin birer birer ortaya çıkmasıyla kızışır.

Hilal Şafağı ilk yüz elli sayfa boyunca bana pek tat vermemişti. Sıradan bir macera romanı olduğunu düşünmüştüm lakin sonradan kitap muazzam bir hal aldı ve okuma keyfi kat be kat arttı. Bu türü sevenlere kesinlikle önerebileceğim bir roman. Kitap bazı noktalarda sadece Türkiye’deki okuyucuların sezebileceği ufak mantık hatalarını barındırsa da kesinlikle okumaya değer bir roman. Okuması ise çok kolay, sayfaların nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz bile. Bir deneyin derim.

shared Haziran 19, 2014 - 1 not

Ayşe Kulin - Dönüş

image

Sınavlarımı verip Tekirdağ’a dönüş yolculuğu için hazırlıklara başlayınca gündem maddelerimden biri yol boyunca okuyacağım kitaptı. En nihayetinde ise uzun zamandır elimde olan ama okumaya fırsat bulamadığım Dönüş'ü seçtim.

Ayşe Kulin hayranı bir okur olarak Dönüş’den beklentilerim vardı elbette lakin Dönüş beni bambaşka bir duruma sürükledi. Roman, uzun zaman önce okuduğum Gizli Anların Yolcusu'nun devamıymış meğer. Kitap boyunca karakter isimleri, bazı ufak detaylar ve olaylar bana tanıdık geliyordu ancak Gizli Anların Yolcusu aklımın ucundan dahi geçmemişti. Kendime Ayşe Kulin hayranı diyorum ama Dönüş'ün bir devam kitabı olduğunu yüzüncü sayfadan sonra anladım, o anda yaşadığım şoku siz hayal edin artık.

Dönüş son derece sürükleyici ve etkileyici bir roman. Otobüs gibi kitap okuması zor bir ortamda bile hiç yorulmadan iki yüz sayfa okuyabildim. Roman zaten yaklaşık üç yüz sayfa. Ağdalı bir dile sahip değil, hele Gizli Anların Yolcusu okuduysanız daha da hızlı ilerliyor kitap. Tanıdık karakterlerin hayatlarını okumak daha az süre alıyor.

Dönüş romanı vermek istediği mesajlar konusunda çok net. Ailevi ilişkilerden tutun da siyasete kadar birçok konuda ders niteliğinde cümleler sizi bekliyor. Ahlak kavramı, affetmek, acılarla yüzleşmek, yeni bir sayfa açmak… Bu gibi konular bol bol irdeleniyor konuda. Bu kısacık romanda mutlaka ama mutlaka kendinizden bir parça bulacaksınız.

Dönüş tek başına da gayet güzel bir roman fakat öncesinde Gizli Anların Yolcusu okunursa alınacak tat çok daha güzel olacaktır. Ayşe Kulin Bora’nın Kitabı isimli bir ara kitap da yayınladı. Merak edenlere duyurulur.

Gizli Anların Yolcusu incelemesi

shared Haziran 13, 2014

Paul Auster - New York Üçlemesi

Son zamanlardaki fakülte kaynaklı yoğun programımdan dolayı Kitap Güncesi'ni biraz ihmal ettim ama inanın bana bu boşluğu telafı edecek harika bir romanla geri döndüm.

bir roman" dedim ama aslında bu eser isminden de anlaşılacağı üzere bir üçleme. Daha önceki yıllarda ayrı ayrı olarak da basılmış olan Cam Kent, Hayaletler ve Kilitli Oda isimli Paul Auster imzalı üç kısa romanın tek çatı altında buluşmasıyla olmuşmuş New York Üçlemesi.

Daha önce Paul Auster romanı okumamıştım, bu yüzden yazarın tarzına hakim değildim. Cam Kent bölümünü okumaya başladığım ilk anlarda ufak çaplı bir şok geçirdim çünkü yazar bana benim şimdiye dek okuduklarımdan çok farklı gelmişti. İlk sayfalarda Paul Auster’ın kalemine alışmaya çalıştım. Çok zor olmadı, bir süre sonra roman keyifli bir hal almaya başladı.

İkinci kısım olan Hayaletler bence üçleme içinde en enteresan öyküye sahip. Bu arada üçlemenin her bir kısmı birbirine yarı bağımlı. Yani farklı olaylar ve kişiler anlatılsa da birbirinden tam manasıyla kopuk değiller. Bu da üçlemenin en sevdiğim özelliklerinden biriydi. Hayaletler, kitabın en kısa olan kısmı. Dil olarak diğer iki kısımdan daha yalın ve farklı olarak tüm kısım tek bir parça halinde anlatılmış. Yani arada kendi içinde ufak ufak bölümler yok. Başladığı gibi bitiyor ki zaten bence tek oturuşta bitirilmesi en mantıklı seçim olur Hayaletler için.

Kilitli Oda üçlemenin son ayağı ve bence en sağlam hikayeye sahip olan kısmı. Oldukça sürükleyici bir anlatımla yansıtılmış olan Kilitli Oda bence kendi başına upuzun bir roman bile olabilirmiş. Üçleminin son kısmı titiz bir şekilde oluşturulmuş ve karakterler geçmişleriyle anlatılarak güçlendirilmiş. Diğer örneklerinden sıyrılan bir hikayeye sahip Kilitli Oda bence üçlemenin en iyi kısmı.

New York Üçlemesi’ni okurken bir yandan bu kitabı sınıflandırmaya çalışıyordum. Aşk romanı kesinlikle değildi, polisiye demek de doğru olmazdı, gerilim de biraz abartılı kaçardı. En yuvarlak terim olan macera türünü seçtim ben de. Hatta bu bile biraz fazla kaçabilir zira anladım ki Paul Auster kolay kolay kategorize edilemeyecek bir yazar. Diğer romanlarını okumayı iple çekiyorum.

New York Üçlemesi herkese önerilebilecek ve sonunda muazzam bir ters köşeyle herkesi şaşırtabilecek harika bir roman. Keyifli okumalar şimdiden.

shared Haziran 01, 2014

Ayşe Kulin - Sevdalinka

image

Sevdiğim yazarlardan olan Ayşe Kulin'in eserlerinden Sevdalinka şans eseri elime geçti. Yıllardır aklımda olan romanı kısa sürede bitirdim. Sevdalinka her ne kadar Ayşe Kulin’in değişmez ûslubunu bünyesinde barındırsa da bazı yerlerde aslında ne kadar farklı bir roman olduğunu ortaya koyuyor.

Sevdalinka, yani sevda şarkıları, çok yakın bir geçmişi anlatıyor. Yugoslavya’nın dağılışı ve o dönemde bağımsızlık mücadelesi veren Slovenya, Hırvatistan ve Bosna’nın mücadelesini konu alan roman özellikle Bosna’da yaşanan savaşları anlatıyor. Ayşe Kulin okurlarının da bileceği üzere yazar Bosna kökenli ve bana sorarsanız Sevdalinka yazarın bir Bosnalı olarak köklerine olan saygı duruşu. 90’ların başında halkına uygulanan zulmü ve oradaki insanların çektiği acıları anlatarak bir nevi vatani görevini yerine getirmiş. Ayşe Kulin, romanlarında tarihten beslenmeyi hep sevmiştir ve tarihi olaylara bakış açısını hiç gizlememiştir ancak benim dikkatimi çeken nokta Kulin’in bu romanında fikirlerini beyan ederken kendini hiç kısıtlamamış oluşu. Normalde yapacağı eleştirileri satır aralarına ince ince döşeyen yazar bu sefer içinde birikenleri doğrudan aktarmış. Diğer romanlarında hep koruduğu oryantalist&romantik bakış açısı dengesini bu sefer unutup tepeden tırnağa romantik bakış açı kullanarak yazmış. Kulin’in bu konuda bu kadar hassas olmasına anlayış göstermemek elde değil romanı okurken. Bazen Bosnalı’lara karşı yapılan öyle işkenceler okuyorsunuz ki insan sakin olmakta zorlanıyor.

Roman hakkında değinmek istediğim diğer konu ise son yüz sayfada yer alan tarihi kısım. Kitap 80’ler ve 90’ları anlatsa da bahsettiğim bu kısım yüzyıllar öncesine uzanıyor. Ben Ayşe Kulin’in ilk kez bu kadar eskilere gittiğini zannediyorum bir romanında. Boşnaklar’ın şimdiki yerleşim yerlerinde hayata tutunma mücadelelerinin ilk yıllarını yaklaşık yetmiş sayfa boyunca anlatıyor yazar. O kadar güzel anlatılmış ki o kısımdan ayrıca bahsetme ihtiyacı hissettim. Bambaşka bir hikaye ve belki de bambaşka bir roman olabilecek kadar güzeldi o tarihi kısım. Roman ilk yüz sayfasında tarihi bilgilerle sizi sıksa bile son yüz sayfadaki bu tarihi hikaye sizi günümüzden alıp yüzyıllar öncesine götürüyor.

Sevdalinka bana sorarsanız herkesin okuması gereken bir roman. Avrupa’nın bizi de çok etkileyen bu yakın tarihine ışık tutan eser bence birçok şeye bakış açınızı değiştirecek. Ana karakter Nimeta'nın verdiği mücadele, içinde bulunduğu ikilemler, yaptığı tercihler ve çektiği acılardan kendinize mutlaka pay biçeceksiniz. Üst kısımda değindiğim tarihi hikaye ise başlıbaşına bir sebep bu romanı okumak için. Tavsiye ederim.

shared Mayıs 19, 2014 - 2 not

Elif Şafak - Bit Palas

image

Uzun zamandır okumak istediğim Elif Şafak romanlarından olan Bit Palas'ı bitirme şansını elde ettim sonunda. Yazarın yıllar evvel yayınladığı bu romanı beklediğimden de iyi çıktı. O kadar güzel detaylar var ki roman hakkında, her birini tek tek anlatmak isterim.

Bit Palas daha önce okuduğum hiçbir romana benzemiyor, buna diğer Elif Şafak romanları da dahil. En başta bende, hikayelerden derlenen bir kitap izlenimi oluşturan eser esasında bir roman ama türdeşlerinden o kadar farklı ki insanın ağzında bambaşka bir tat bırakıyor. Bit Palas kesinlikle diğerlerinden sıyrılan bir roman.

İstanbul’da yıllar önce bir mezarlık üzerine inşa edilmiş Bonbon Palas isimli bir apartmanda yaşayan birbirinden oldukça farklı insanların ortak yaşam alanlarındaki hiç de ortak olmayan yaşam stilleri üzerine bir roman Bit Palas. İsmi o kadar ilginç geliyor ki insana, romanı ilk gördüğünüz de anlam veremiyorsunuz. Arka kapak yazısını okuyorsunuz, yine yok. Bir türlü bir çağrışım yapmıyor zihninizde. En sonunda romanı öngörmekten cayıp pes ediyorsunuz ve başlıyorsunuz romanı okumaya ve aynı zamanda yaşamaya.

Elif Şafak’ın en sevdiğim özelliklerinden biri romanlarını okumakla kalmayıp yaşıyor olmanız. Karakterlerini edebi olarak mikroskobik hassasiyetle oluşturuyor yazar her defasında. Karakterler kurgu olmaktan çıkıp kanlı canlı insanlar oluyor sizin için. Yolda görseniz tanıyacak kıvama geliyorsunuz kitabı okurken. 

Bit Palas’da dikkatimi çeken diğer bir öge ise romanın Elif Şafak’dan beklenmeyecek bir şekilde tek bir şehirde geçmesi. Mizaç olarak okurken gezdirmeyi seven Elif Şafak bu sefer dizini kırıp İstanbul’la yetinmiş. Bunun nedeni yazarın İstanbul’u ayrı bir dünya olarak görmesidir belki de.

Bit Palas her ne kadar İstanbul’la hatta İstanbul’daki bir apartmanla sınırlı kalmış gibi görünse de bence Türkiye’yi anlatan bir roman. Karakterlerin böylesi farklı dünyalardan gelip de aynı apartmanda yaşıyor olması aslında ülkemizin o kozmopolit yapısını anlatıyor. Bonbon Palas içinde bir üniversite hocasını, temizlik hastası bir kadını ve ailesini, bir hacıyı ve ailesini, genç yaşta metreslik yapmaya başlayan bir kızı, kuaförlük yapan ikiz kardeşleri ve daha nice farklı insanı barındırıyor. Tıpkı Türkiye gibi.

Bit Palas tepeden tırnağa ilmek ilmek işlenmiş mükemmel bir roman. Elif Şafak hayranlarına ve farklı bir tat almak isteyen tüm kitapseverlere gözüm kapalı önerebilirim. Yazarlıktan çıkıp kelime cambazlığını meslek edinmiş bu usta kalemin bana sorarsanız İskender’den sonraki en başarılı eseridir Bit Palas. Keyifli okumalar.

shared Mayıs 19, 2014